Fast Fashion ya da Slow Fashion

2015 yapımı The True Cost (Gerçek Bedel), moda sektörünün günlük yaşamlarımızı ve üzerinde yaşadığımız evreni ne şekilde etkilediğine dair iz bırakıcı bir belgesel.

Yönetmen Andrew Morgan, moda hakkında basit birkaç soruyla bu belgesele giriştiğini ve öğrendiklerinin giyimle ilgili bildiklerini nasıl tamamen değiştirdiğini anlatarak başlıyor.

Açıkçası, belgeseli sonuna kadar izledikten sonra benim de giydiklerimiz ve bunları nasıl seçtiğimiz üzerine düşüncelerim bir hayli değişti.

Daha 1960’larda Amerika’daki kıyafetlerin %95’i ülke içinde üretiliyorken, günümüzde bu oranın %3’e kadar düştüğü anlatılıyor belgeselde. Korkunç bir dönüşüm değil mi bu?

Gerçi çok uzun zamandır belli değil miydi, bir şeylerin yolunda gitmediği. Onca ucuza, indirimden aldığımız tişörtlerin, pantolonların, elbiselerin etiketlerine baktığımızda gördüğümüz hep aynı gelişmekte olan ülkelerin isimleriydi. Hep daha ucuzunu buluyor ve istiyorduk. Satın aldıkça yetmiyor ve fazlasını arzuluyorduk. Oysa çoraplarını bile tamir eden bir neslin çocukları değil miydik. Bir şeyleri bunca ucuza alabilmemizin bedelini, gerçekten kimler ödüyordu acaba?

Kaçımız 24 Nisan 2013’te Bangladeş’te çöken, 1134 işçinin öldüğü ve 2500 kişinin yaralandığı, sekiz katlı Rana Plaza binasını biliyor? Ve bu bina içinde, dünyaca ünlü markalara üretim yapan giyim atölyelerinin olduğunu. Bu markalar arasında, Benetton, Mango ve Primark da var.

Binada çatlaklar olduğuna dair işçilerin uyarılarının dikkate alınmadığı ve zorla içeriye sokuldukları anlatılıyor belgeselde. Üstelik canlarından olmalarının karşılığında, günde sadece iki dolara çalışan işçiler bunlar.

Ucuz emeğin sömürüsü bir yana, tüketim çılgınlığı arttıkça, çöpe giden kıyafet miktarı da dehşetli boyutlara ulaşıyor. Fabrikaların su kaynaklarına saldığı zehirli atıklar, bunların çevreye ve özellikle o yörede yaşayan insanların sağlığı üzerine korkunç etkilerine de değiniliyor belgeselde.

Diğer taraftan ucuza satın almamızı sağlayarak kendimizi “zengin” hissettiriyor moda sektörü. Ne kadar çok satın alırsak, o kadar varlıklı olduğumuz yanılgısını veriyor. Oysa hevesle satın aldığımız güzelim kıyafetler, mankenlerin üzerinde durduğu gibi durmuyor üstümüzde. Ama olsun, gidip başka bir tane daha alabiliriz.

Son olarak, insan haklarına ve çevreye duyarlı bir ticaretin yine de mümkün olabileceğine değiniyor belgesel. 1991 yılında Safia Minney tarafından kurulan People Tree bu anlamda takip edilesi bir marka.

Özetle, önümüzde iki seçenek var:

En temel insan haklarını ve evrenin iyiliğini geri plana atan Fast fashion;

Ya da, adil bir alım satımı imkanlı kılan ve üzerinde yaşadığımız evrene duyarlı Slow fashion.

Seçim sizin.